I.
Tren, kızıl renkli kayalar arasındaki geçitten zangır zangır titreyerek geçip, simetrik çizgilerle uzanan, bitmez tükenmez petrol kuyuları arasına girmişti. Hava nemli bir hâl almış, denizden gelen esinti artık hissedilmez olmuştu. Boğucu bir duman bulutu, vagonun küçük penceresinden içeri doluverdi. Demiryolu boyunca uzanan dar yolda, yaralı askerlerle yüklü kağnılar görülüyordu. Yolun öbür yanındaki boş tarlalarda elektrikli vantilatörlerin çalıştığı ofisler, kırmızı tuğladan yapılmış barakalar, tozlu çınar ağaçlarıyla gül fidanları arasındaki teraslarında beyaz iskemlelerle küçük masaların bulunduğu evler vardı. Saat sabahın onuydu ve henüz sıcak bastırmamıştı.
“Camı kaldırsan iyi olacak,” dedi kadın, “saçın kurum dolacak.”
Adam onun söylediğini yapmayı denedi ama penceredeki stor pas tutmuştu, yerinden oynamıyordu.
“Size yardım edeyim” dedi trenin gösterişsiz üçüncü mevki vagonunun sakinlerinden biri, İngiliz aksanlı bir Fransızca’yla: “Pas tutmuş ama biraz zorlarsak…” Birlikte bütün güçleriyle ittiler camı ve sonunda kapatabildiler. Sonra karşılıklı selamlaşarak yerlerine oturdular.
Saat onikide sıcak bastırmıştı. Tren, yakınında köy olmayan bir istasyonda su almak için on dakika durdu. Dışarıda çam ağaçlarının gizemli sessizliği içerisinde gölgelik yerlerin tertemiz görüntüsü vardı. Ama vagonun içinde sıkışıp kalmış hava, tabaklanmış deri gibi kokuyordu. Kadın “çok sıcak” dedi adama, “Ne kadar kaldı?”
“Bir-iki saat, tabii yine durdurmazlarsa yolda.”
“Yine iyi gidiyoruz,” diye araya girdi vagon sakinlerinden biri, “savaş koşullarında demek istiyorum tabii, bu bölge Kafkasya’nın hiç şüphesiz en karışık bölgesi!”
Konuşmaya başladığı anda, ortalık kesif bir votka kokusuyla dolmuştu.
“Müsaadenizle kendimi takdim edeyim. Ben majesteleri çarın sadık kulu Kont Nikolay Popopsky…”
Hafif doğrulup selam verdi, cebinden bir votka şişesi çıkartıp şerefe kaldırdı: “Her ne kadar bu unvanın bir hırsızlığın itirafı olduğunu iddia edenler varsa da!”
Şişeden bir yudum alıp genç adama uzattı, fakat nazikçe reddedildi.
“Bu arada ben kiminle müşerref oluyorum acaba? Hanım efendi, umarım eşiniz ‘ben Bolşevik komutanı Stepan Şaumiyan’ım’ demez!”
“Yoo, değilim,” diye karşılık verdi genç adam gülerek, otuzlarını sürüyor olmalıydı: “Adım Harry Burnley, Peder Harry Burnley… Amerikalı’yız, buraya Mezopotamya’ya geçmek üzere geldik.”
Tokalaştılar. Kont Popopsky yanındaki genç adamı gösterdi, biraz önce Burnley’e yardım eden adamdı bu. “Dostum Edward Norton, majestelerinin asker kaçağı, eski piyade yüzbaşı, şimdilerin anarşist devrimcisi!”
Norton, sigarasını yakarken gülümsedi: “Hâlâ Tanrı’ya inanan birilerinin olduğunu görmek şaşırtıyor beni!” dedi.
Norton’un uzattığı sigaradan bir tane alırken, “Doğrusunu söylemek gerekirse,” diye karşılık verdi Burnley, “insanların sebep olduğu onca yıkımın yaşandığı şu günlerde, bana asıl Tanrı’sız kalmak inanılmaz geliyor.”
Bayan Burnley gülümsedi.
Norton, gülümseyen kadına baktı. Başını pencereye dayamış yolu seyrediyordu. Bomboş bir araziden geçiyorlardı. Kıpkırmızı tepelerin arasında kara dumanları hala tüten yıkık binalar görülüyordu.
“Bakü sizin için tehlikeli değil mi bu günlerde?” diye sordu Popopsky’ye Bay Burnley gülümseyerek. Kont, gürültülü bir kahkahayla karşılık verdi:
“Benim gibiler için artık hiçbir yer güvenli değil sevgili dostum! Ne var ki, aptal köylülerin içinde pineklemekten sıkıldım; ben şehir adamıyım…”
Kont bunu dedikten hemen sonra tren ani bir gıcırdamayla durdu. Kompartıman sakinlerini birbirine katan bu ani frenin nedenini öğrenmek çok zamanlarını almadı: Trenin gidiş yolunda Renault marka bir araba park edilmişti. Bununla da kalmamış, tren 30 kişilik bir atlı gücü tarafından kuşatılmıştı.
Bu bir soygundu! Üstelik, tarihî sonuçları bir tren soygununu aşacak nitelikteydi. Soyguncular belki farkındaydılar, belki değillerdi, ama tarih yazmak üzereydiler…
II
Takvimler, Kasım 1918’i gösteriyordu. O günlerde Bakü’de olmayan şey yoktu. Kent, petrol kuyularıyla delik deşik edilmişti; Asya’nın en kozmopolit kentiydi. Sokaklar, kızıl yıldızlı kalpaklarıyla mangalar hâlinde dolaşan Bolşevik devrimciler, devrim kaçkını Rus soyluları veya taraftarları, petrole bulanmış paranın kokusuna direnemeyip dünyanın dört bir tarafından gelen maceracı işadamları, asker kaçakları, Azerî ve Ermeni milliyetçi militanlar, savaştan kaçan köylüler, aileleri tarafından terkedilmiş çocuklar, Alman, Türk, İngiliz ajanları ve daha niceleriyle dolmuştu. Kentin kasvetli atmosferini sülfür renkli bulutlar tamamlıyordu.
Birinci Dünya Savaşı’nın en kritik günleri yaşanıyordu.
Almanlar, Rusya’nın savaştan şartsız olarak çekildiğini açıklamasının ardından nihayet bir şeylerin iyiye gittiğini düşünmeye başlamış ve adım adım bütün stratejilerini İngiltere’nin en önemli lojistik kaynağı olan Hindistan’ı ele geçirmek üzerinde kurmaya başlamıştı. (1)
İngiltere, Almanya’nın niyetlerinin son derece farkındaydı ve böyle bir ihtimale karşı strateji belirlemeye çalışıyordu.
Osmanlı Devleti’ni savaşa sokan İttihat ve Terakki yönetimi, devrim sonrası iç kargaşayı takiben Moskova’yla bağlarını yavaş yavaş gevşeten Orta Asya halklarına yöneltmişti ilgisini. (2)
Bir Turan İmparatorluğu kurma hayallerinin hayata geçme ihtimali hiç bu kadar mümkün olmamıştı.
Savaşın bütün tarafları böylece Orta Asya ve Hindistan’ın kapısı olan Bakü’ye dikmişti gözlerini.
III
Bakü o sırada üçe bölünmüştü.
Azerîler nüfusun çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Ermeniler kentin kuzey mahallerine yerleşmişlerdi. Kentte yaşayan Rus Proleteryasının desteğiyle, Bolşevikler belirgin bir güce sahipti.
Kent bir arı kovanı gibiydi.
1918 yılında Bolşevikler kentin kontrolünü elinde tutan Azerî Musavat Hükümeti taraftarlarını Ermenilerle işbirliği yaparak devirmişlerdi. Bu arada Bolşeviklerin müttefikleri olan Ermeniler, büyük bir katliama girişmişlerdi. Bolşevikler büyük zorluklarla durumu kontrol altına alabilmişler ama bu arada binlerce Azerî canından olmuştu.
Şimdi kentte ölümcül bir sessizlik hakimdi.
Azerî Musavat hükümeti Osmanlı Hükümeti’yle bir ittifak anlaşması imzalamış, Osmanlı güçlerini Bakü’ye davet etmişti. Osmanlılar davete icabette gecikmemiş, Nuri Paşa önderliğinde bir ordu kente doğru harekete geçmişti.
Kent sakinleri, bulundukları tarafa göre sevinçli bir umutla veya korku ve endişeyle bu ordunun adım adım kente yaklaşmasını izliyordu. Ermeniler Osmanlılar’ın kente gelişinin ne anlama geldiğini biliyorlardı ama birlikte hareket ettikleri Saumian’ın Bolşeviklerinin Türkler’e karşı koymak için yeterli olmadığını da görebiliyorlardı.
İngilizler de onlardan farklı düşünmüyordu.
Yüzbaşı Samuel Harrington, Bakü’deki durumu İngilizler lehine çevirmek üzere çalışmalar yapmak üzere görevlendirilmiş bir gizli servis ajandı. Ortadoğu Harekat Komutanı General Dunteville’e yazdığı bir raporda, Bakü’de yaşanan durumu şöyle özetliyordu:
“Kentte kontrol Bolşevikler’de görünse de, halkın çoğunluğunu oluşturan Azerîler’in desteğini almadan gerçek anlamda bir iktidar kurmalarına olanak yok. Azerîlerse artık hiçbir şekilde Bolşevikler’le birlikte hareket edemez, çünkü Kasım Katliamı’ndan onları sorumlu tutuyorlar. Zaten soydaşları ve dindaşları olan Osmanlı güçleri onların doğal müttefikidir. Bize bu durumda sadece Ermeniler kalıyor.” diyordu. (4)
Harrington, Ermeni Taşnak Partisi’nin kentin yönetimini ele geçirebileceğini düşünüyordu. Biraz altın, durumu İngiltere lehine çevirebilirdi.
Böylece, kasalarla altın, İran’ı Bakü’ye bağlayan Tebriz Demiryolu üzerinden, özel hazırlanmış bir lokomotifin gizli bölmesinde Amerika misyoneri Harry Burnley ve eşi vasıtasıyla Ermeni milliyetçilerine taşınmaya başlandı.
IV
Treni durduran atlıların başında, göğsüne kadar inen dağınık saçları ve yuvarlak metal çerçeveli kalın gözlüğüyle aslında çelimsiz denilebilecek bir adam bulunuyordu. Azeriler gibi giyinmişti ama Rus’tu.
Adı Boris Khadov’du. Son bir yıl içerisinde türeyen bir haydut çetesinin başındaydı; dağlarda yaşayan bir efsane olarak nam salmıştı. Khadov, Sibirya sürgünü dönüşünde yoldaşı Sergey Kşisink tarafından Azarbaycan’a çağırılmıştı. Anarşist liderini burada karşılayanlar, Ekim Devrimi’nin arkasından Bakü’ye kaçmış olan bir grup Rusya’nın Anarşist Kanı militanı olmuştu. Grup, kendileri için en güvenilir mekanların Azerbaycan dağları olduğuna karar verdi. Khadov, halihazırda var olan, toplumsala dair herşeyin köküne kibrit suyu sıkacak, “yıkmak için yıkmak” dediği türden eylemlerine böylece başladı. Belli bir hedefi yoktu. Anarşi tek hedefti ve kaos onların ütopyaları için tek makul araçtı. (5)
Trendekilerin indirilmesini emredince, diğerleriyle birlikte Popovski, Burnley ve eşi ile Norton da indi. Bunların dördünün de asıl kimlikleri farklıydı. Burnley ve eşi Ermenilere verilecek altınları Bakü’ye taşımakla görevli iki ajandı. Popovski, Khadov ve adamları gelene kadar altınlara ‘göz kulak olmakla’ görevlendirilmiş Sergey Kşisink’ti… Dördüncü adam, yani kendini Kraliçe’nin firari askeri olarak tanıtan Edward Norton ise, aslında Teşkilat-ı Mahsusa’dan Ömer Nuri Bey’di ve o da altınların peşindeydi.
Khadov ve adamları, İngiliz ajanlarını bir kenara ayırıp kurşuna dizdiler. Altınları elleriyle koymuş gibi bulup, gizlendikleri bölmeden çıkarttılar ve beraberlerinde getirdikleri bir arabaya yüklediler. Yolcuları tekrar trenlerine bindirip uğurladılar. Ömer Nuri Bey de diğer yolcularla birlikte serbest bırakılmıştı. Fakat o, bir-iki kilometre sonra trenden atlayıp geri dönmeyi tercih etti. Hayatı boyunca hiç bu kadar altını bir arada görmemişti ve böyle bir serveti birkaç eşkıya bozuntusuna bırakacak adam da değildi.
Planı basitti. Yerel Azerî milislerle birlikte eşkıyaya basın yapacak, sonra altını alıp, oluşmakta olan Azerî ordusuna teslim edecekti.
V
Ömer Nuri Bey, 1892 yılında İstanbul’da doğmuştu. 7 yaşında orada büyük elçi olarak görev yapan babasıyla birlikte gittiği İngiltere’den, kralın hükümeti’nin 1914’te Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesi sonucu ayrılmıştı. İstanbul’a dönmesini takiben İttihat ve Terakki içinde sivrilmiş; İngiliz kültürüne olan hakimiyeti nedeniyle örgüt onu, Teşkilat-ı Mahsusa içerisinde eğitmeye karar vermişti. Savaş sırasında, İngiliz hakimiyetindeki değişik bölgelerde görev yaptı. Uzmanlık alanı yerel ayaklanmalar örgütlemekti. Mısır, Irak ve Cezair’de İngiliz işgaline karşı Halife’nin ordularıyla birlikte mücadele etmeleri doğrultusunda yerel isyanlar örgütlemiş; son olarak İran’da İngiliz İşbirlikçisi kukla hükümeti devirmek için hazırlanan bir komplonun ortaya çıkması sonucu kimliği deşifre edilerek yakalanmış ve hapse atılmıştı. Hücresinde kurşuna dizilmeyi beklerken ülkeyi terk etmesi koşuluyla serbest bırakılmış, o da bu şarta uyup Azerbaycan’a geçmişti. (6)
Ömer Nuri Bey burada İstanbul’la bağlantı kurmuştu. İstanbul, altınları araştırması için derhal harekete geçmesini bildirmiş, o da böylece bu tuhaf maceranın içinde bulmuştu kendisini.
VI
Osmanlı orduları kendilerine katılan Azerî güçlerle birlikte Bakü’ye yaklaşırken, Ermeni milliyetçileri de bu arada kendilerine kentin savunmasında yardım etmeleri için İngilizler’den yardım istemeyi kabul etmişlerdi. Huntington anılarında, “darmadağın, birbirlerinin kuyusunu kazmaktan çevrelerinde olup bitenleri kavramaya bir türlü fırsat bulamayan Ermeniler’i, boş tartışmaları bırakıp kente gelen 200 İngiliz piyadesiyle savunmaya ikna edecek tek şey paraydı ve şimdi o da sırra kadem basmıştı. Ne yapacağımı bilemez hâlde Ermenilere milliyetçilik nutukları atıyordum ve başka yapabileceğim bir şey yoktu.” diye yazıyordu.
Yapabileceği ikinci şey, başka bir haydut çetesiyle anlaşmak olmuştu: Rüstem Bogdanov adlı bir kanlı katille altınlar üzerine bir anlaşma yaptı. Altınları ele geçirmesi halinde, bu adama 500 bin Altın Ruble ödeme yapacaktı.
Hayatının en önemli vurgun fırsatıyla karşı karşıya bırakılan Bogdanov, kısa sürede Khadov ve arkadaşlarını gizlendikleri yerde bastı. Baskın sonucunda kıskıvrak yakalanan Khadov ve arkadaşlarını ölümden kurtaran, altınların baskın mahallinde bulunamamış olmasıydı. Baskın sırasında beş arkadaşlarını kaybetmiş, geriye 10 kişi kalmışlardı.
Khadov’u konuşturmak için Bogdanov, en yapmaması gereken işi yaptı: Sergey Kşisink’i tek kurşunla öldürdü. Kşisink’in Khodov için ne anlama geldiğini bilmeyen bu aptal haydut için bundan sonra arkası çorap söküğü gibi gelmişti: Khadov o gece kamptan kaçtı, ertesi gün kendisini yakalamak üzere nice zamandır peşinde olan Ömer Nuri Bey ve adamlarını buldu ve onlara altının yerini söyledi. Arkasından, yeni dostlarıyla birlikte aynı günün gece yarısı bir baskın da o Bogdanov’a düzenledi. Ömer Nuri Bey’in uzattığı tabancayı reddedip, Kşisink’e kendisinin hediye ettiği bir bıçakla Bogdanov’un boğazını boydan boya yardı. (7)
Tüm bunlar yaşanırken, beklenen an gelmişti. Osmanlı ordusu 1918 Nisan’ında Bakü’yü kuşattı. Bu arada İngilizler, kent savunmasında kendilerinden hiçbir yarar göremeyeceklerini anladıkları Ermeniler’le daha fazla oyalanmamaya karar verip Bakü’yü terk ettiler. Osmanlı ordusu böylece fazla direnişle karşılaşmadan Azerîler’in sevinç çığlıkları eşliğinde şehre girdi.
VII
Boris Khadov bu olaydan üç ay sonra Londra’da bir otel odasında intihar etti. İntihar notu olarak bir şiir bırakmıştı arkasında:
Tek bir yıldız kalmayacak gecede
Gece kalmayacak.
Ben öleceğim ve benimle birlikte
dayanılmaz evrenin ağırlığı da.
(hedef unutuştur.
Ben erken vardım.)
Kalmayacak kalmayacak
Şafaktan önce parçalasın onu kurtlar
Kılıç en çabuk yoldur.
Günbatımıyla son sokak- kalmayacak
Ve yalnızlık içinde ölen benim gibi,
Ve ağzı bozuk ihtiyarın,- zaman’ın
her gün sert kanadıyla bozup sildiği
kalmayacak öpüşünün inkar edici dokunuşu
aşk: bedene karşı anarşi (8)
Kaosa adanmış bir hayattı onunki. Hiçbir zaman başkalarının gittiği yoldan gitmedi bu yüzden, başkalarının içtiği sudan içmedi. Bir müzisyendi, bir katil, bir anarşist ve bir âşıktı; iyiydi ve kötüydü. Dağılmış ve tükenmiş bir hamlık içinde ölmek kitlelerin genel bir yazgısıdır, insan açısından bakıldığında ölümün varoluşu yaşamsal anlamda "ölüme doğru varolma"dır.
Bu trajik varoluş, Khadov açısından senaryosuz kalmayı seçmiş ve böylece her anı yaşama sanatı bakımından yeniden keşfe, böylece ister istemez doğaçlamaya ve özgünlüğe dayalı bir deneyim olarak yaşanmıştı.
Bir otel odasında son eylemini gerçekleştirmişti katil ve kurban aynı yatakta ve tek vücutta böylece her şeye veda etmişti…
Dipnotlar:
1. E. H. Carr, Bolşevik Devrimi 1, syf 325, Metis Y. 2000, İst.
2. Susan Buck-Morss, Rüya Alemi ve Felaket, syf 45, Metis Y 2004, İst.
3. Yılmaz Güneyli, I. Dünya Savaşı’nda Kuzey Azerbaycan’da Osmanlı-Rus Rekabeti
4. Asya’da Türkler’e Karşı, S. Hamtington, syf 28, Pınay Y., 1972, İst.
5. A. Rabinovic, Kahramanın Gölgesinde, syf 425, İletşim Y., 2000, İst
6. Ömer Nuri Bey hakkında ayrıntılı bilgi için: ‘Teşkilat-ı Mahsusa’ya Mahsus’, Dilek Şenuğuz, YKY, 1999, İst.
7. A. Rabinovic, age syf 440 Rabinovic, Kşisink’in Khadov’un öz kardeşi olduğunu ispatlamıştır.
8. A. Rabinovic, age syf 445
02 Mayıs 2006
Khadov Azerbeycan Dağlarında_II. Bölüm
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
1 yorum:
hikaye oldukça etkileyici.khadov 'u tanımak güzeldi... şiire bayıldım, sayın araştırmacı blogcumuz.yeni araştırmalarınızı tükenmeden almak isteriz.
Albatroslar..
Yorum Gönder