alain badiou: bu kriz hangi gerçeğin gösterimi?

| 30 Ağustos 2009

Bize sunulduğu haliyle küresel kriz, bugün “sinema” diye adlandırdığımız, o fabrikasyon endüstrisinin önceden hazırlanmış paketleri içinde sunduğu uyduruk kötü filmleri andırıyor. Filmde hiçbir şey eksik değil: Felaketin tırmanışının gösterimi, devasa kukla ipleri ile havada asılı kalma, yabanla özdeşleşme—Jakarta Borsasının aynı spekülatif başlıkla New York borsasının altında yer alması, Moskova’dan Sao Paulo’ya tek düzlemde her yerde aynı yangında aynı bankaların harap oluşu—, alevler korkutucu biçimde yeniden ortaya çıkıyor: Ay ay ay, işte en iyi yapılandırılmış “planlar” Kara Cumaya engel olamıyor, her şey yıkılıyor, her şey yok olmaya doğru gidiyor.

Ama baki kalan umut oluyor. Ön planda, aynı bir felaket filminde olduğu gibi vahşi bakışlarla dikkat kesilmiş, güçlülerin küçük mangasını, mali yangının itfaiyecilerini—Sarkozy, Paulson, Merkel, Brown, Trichet ve diğerlerini— görüyoruz; parasal alevleri bastırmaya çalışıyor, onlarca milyarları ortak deliğe tıkıştırıyorlar.

Bu milyarların nereden geldiğine şaşırmak için daha sonra vaktimiz olacak (bu hikaye daha sürecek); aynı karakterlerin, birkaç yıl sonra, yoksul kesimin en küçük talebinde bile ceplerini dışarı sarkıtıp tek kuruşlarının olmadığını söylediklerinde. Ama şimdilik konu bu değil. “Bankaları kurtarın!” Bu asil, hümanist ve demokratik feryat her gazetecinin ve politikacının ağzından dalgalanarak yayılıyor. Onları ne pahasına olursa olsun kurtarın! Bunu dile getirmek anlamlıdır; çünkü bu bedel önemsiz bir bedel değildir.
İtiraf etmeliyim: Hemen herkes gibi ben de bir araya toplanmış bu rakamların ifade ettiği durumu algılamakta aciz kaldım (bin dört yüz milyar avro tam olarak ne demek?). Bizim itfaiyecilere sonuna kadar güveniyorum. Hep birlikte başaracaklarına eminim, bunu hissedebiliyorum. Bazı küçük veya orta büyüklükteki devlet yardımlarıyla ayakta kalabilen bankaların minimum bedellerde büyük bankalara satılmasıyla, bu (büyük) bankalar öncesinde olduklarından daha da büyüyecekler. Kapitalizmin çöküşü mü? Şaka ediyor olmalısınız. Tüm olanlardan sonra bunu kim ister ki? Ayrıca, bunun ne demek olduğunu kim bilir ki? Hadi bankaları kurtaralım, size söylüyorum arkası gelecek. Filmin asıl aktörleri için, yani zenginler, onların hizmetkârları, parazitleri, bunları kıskananlar ve göklere çıkaranlar için, biraz melankolik olsa da, bugün olanları ve dünyayı, ve orada hüküm süren siyaseti hesaba katınca bir mutlu son kaçınılmazdır.

Bu gösterinin seyircisine dönelim, diğer bir deyişle hemen köşe başındaki bankanın ölüm çanlarını çok uzaklardan gelen bir ses gibi algılayan, sersemleşmiş kalabalıklara—kararsızlığı bile belirsiz, olanın birazını kavrayan, duruma doğrudan bağlantısı tamamen kopuk olanlara—bakalım. Bu kalabalık ancak, bizim küçük bir takım oluşturan kahraman devlet adamlarımızın bazı hafta sonları bitkin düştüklerine dair tahminde bulunabilirler. Onlar, önlerinden geçen aşın büyük ve bir o kadar da çarpık olan rakamları, hemen kendi kaynakları ile, veya oldukça insanca bir yaklaşım olarak, kötü koşullardaki cesur yaşamlarının öz kaynak olamayacak temelleri ile karşılaştırarak gören bir insan kalabalığıdır. 0 iç bayıltan mutlu sonu ile (Sarkozy Merkel’i öper ve tüm dünya sevinçten gözyaşlarına boğulur) bu rezil filmin seyircisi olması öngörülen, o görünmeyen kitleleri ele almak üzere eğer perdenin önündeki gösterinin arkasına geçersek, ki gerçek oradadır, bunun sadece durmadan tekrar eden bir gölge oyunu olduğu görürüz.

Geçtiğimiz haftalarda, “reel ekonomi”den (üretimden ve ürünün dolaşımından)—şimdi onu nasıl adlandırmalıyız? Gerçek olmayan (reel-olmayan)?—ve bütün kötülüklerin kaynağı, —önce açgözlülükle, sonra panikle ateşleyerek biçimsiz kitlelere dönüştürdükleri stoklar/ hisseler, teminatlar/
senetler ve nakitlerle—faillerini “sorumsuz”, “irrasyonel”, ve “yağmacı” kılan o ekonomiden sıklıkla söz edildi. Bu ayrım kuşkusuz ki çok saçma; zaten iki satır da, tam karşıt anlamlı bir metaforla, finans sektöründeki dolaşım ve spekülasyon, kapitalizmin “dolaşım sistemi” olarak sunularak bu ayrım genelde yalanlanmış oluyor

Acaba kalp ve kan, bedenin yaşam gerçeğinden çıkartılabilir mi? Bir bütü olarak ekonominin sağlığı, bir mali enfarktüse kayıtsız kalabilir mi? Bildiğimiz gibi, finansal kapitalizm her zaman—diyelim ki, son beş yüzyıldır— genelde kapitalizmin başlıca ana unsuru olmuştur.
Bu sistemin malikleri ve yöneticileri; sadece kardan “sorumlu” olanlar, “rasyonellikleri” kazançlarıyla ölçülenler diye tanımlanırlar ve onlar yalnızca yağmacı değillerdir, ayrıca öyle olmak da zorundadırlar.

Bunun içindir ki, onun ticari güvertesinde veya spekülatif kabinlerinde olanlardan daha “gerçek” bir şeyi kapitalist üretimin makine dairesinde bulamayız. Her halükarda bu ikili (ticari güverte ve spekülatif kabin), diğer unsuru (kapitalist üretimi) bozar; onların ezici çoğunluğunda, o belli tip yöntemlerle— ki burada sadece ve sadece kar amacı güdülür, ve bu karın en hızlı ve en büyük bölümünü oluşturan türetilmiş spekülasyonları hedeflenir—üretilen şeyler, çirkin, hantal, elverişsiz, faydasızdır, ve insanları bunun tersine ikna etmek için milyarlar harcamak gerekmektedir.

Burada öngörülen; varoluşları sadece değişen oyuncaklardan ibaret olan insanların, ebedi yetişkin olamama haliyle şımarık çocuklara dönüştürülmesidir. Reel olana dönüş, kötü olan “irrasyonel” spekülasyondan sağlıklı üretime doğru bir manevrayla olamaz. Bu, dünyada yaşayan insanların düşünce mahsulü mevcut yaşamlarına yönelişle olur. Avantajlı bir noktadan bakıldığında bazıları, şimdilerde bize zerk edilen bu rezil filmi de içeren kapitalizmi çekincesiz gözlerle izleyebilir. Gerçek olan, bu film değil, onun gösterildiği mekândır.
0 halde, bir şeyleri bu yolla tersine çevireceksek, ne görürüz? Gördüğümüz—burada kelimenin anlamak manası vurgulanmakta—, uzun zamandır bildiğimiz basit şeyler: Kapitalizm eşkıyalıktan başka bir şey değildir, özünde irrasyonel ve gelişiminde yıkıcıdır. Kapitalizm, vahşice eşitsiz olan birkaç on yıllık refahın bedelini krizlerle ödetmiştir; anormal miktarlardaki değer kayıpları, kapitalizmin ya stratejik olarak önemli ya da tehditkar olarak değerlendirdiği her yere yapılan kanlı seferler, dünya savaşları onu tekrar sağlığına kavuşturmuştur.
Bu, kriz-filmine farklı bir bakış açısının didaktik gücüdür. Bu filmi izleyen insanların hayatlarına baktığımızda, açgözlülük, rekabet, mekanik ego:zm gibi en temel itkilerin yön verdiği bir hayat tarzına yol açan bir sistemle hâlâ övünebilecek miyiz?

Yüz altmış yıl önce hükümetleri “sermayenin vekili” diye tanımlamış olan Marx’ı bile şaşırtacak derecede, özel sermayenin hizmetkârlığını hiçbir bedel ödemeden yerine getiren yöneticilerin bulunduğu bir “demokrasi”ye düzülen methiyeleri seslendirebilir miyiz?

Eh, halkın. sosyal güvencenin yetersizliğini telafi etmenin imkansız olduğunu, ama bilinmez miktarlardaki milyarların bankaların finansman delikleri- ne tıkanmak zorunluluğunu “anlaması” gerekmez mi? Ağırbaşlılık içinde kabul etmeliyiz ki, binlerce işçisi olan, rekabet ortamında zor durumda kalmış bir fabrikanın kamulaştırılmasının mümkün olabileceğini artık kimse hayal bile edemiyor, ama spekülasyonlarla beş parasız kalmış bankalara yapılanlar anlaşılır bir durum!

Bu meselede, gerçek, krizin tırmanışında kendini gösterir. Ancak, tüm bu fantastik mali görüntüler nereden gelmektedir? Basitçe bu, mucizeyi kredilerle
Gözleri boyanan, ancak gelirlerinin buna yetmeyeceğini bilmekten yoksun insanların, gösterişli evler almaya zorlanmasından kaynaklanmıştır. Daha sonra nu insanların ödeme akitlerinin içeriği, onların şeffaflığını önleyecek şekilde, nir tabur matematikçi tarafından olabildiğince bilimsel hesaplanmış finansal güvencelerle, incelikli bir maharetle hazırlanan uyuşturucular gibi satışa sunu- ur. Bütün bunlar sonra dolaşıma girer, dünyanın en ücra köşesindeki banka- ara dek satıştan satışa değerleri artar. Bu döngüdeki ipotek edilen demirbaşlara, evet, evlerdi. Ama evlerinin ipotek değerlerinin düşmesi ve hisse senedi Sahiplerinin değerinden daha yüksek talepleri, gayrimenkul piyasasının iflasına açıklarını ödeyebilecek alıcıların gittikçe azalmasına neden olmuştur. Ve sonunda ödeyemez hale geldiklerinde, finansal güvencelere zerk edilen uyuşturucu hepsini zehirledi: Artık onlar bütün değerlerini yitirmişlerdi. Bu sadece görünüşte sıfir sıfir berabere bitmiş bir oyun gibi: Spekülatörler bahislerini kaybettiler ve alıcılar kibarca tahliye edildikleri evlerini kaybettiler. Ama bu sıfır sıfır sonuçlu oyunun gerçeği her zaman toplumda ve sıradan yaşamda yer ir: Sonunda her şeyin bodoslama geliştiği nokta, aslında kendi dört duvarlarını oluşturmaktan tamamıyla aciz insanların ücretleri veya varolmayan ücretleriyle milyonlarca insanın olması. Finansal krizin özündeki gerçek, konut edinme krizidir. Ve o konut edinemeyenler, onlar kesinlikle banka sahipleri değillerdir. Her zaman varolanların olağanlığına geri dönmek gerekir.

Bu olanlardan çıkarılabilecek ders olarak tek beklentimiz, bu gerçeğin, alabildiği ölçüde, krizin akış yönü doğrultusunda bulunmasıdır. Ve bu dersi çıkaracaklar bankerler, onların hizmetindeki hükümetler ve o hükümetlerin
hizmetindeki gazeteler değillerdir. Gerçeğe geri dönüşüm, birbiriyle bağlantılı iki durumu içinde barındırır.
İlki açıkça siyasidir. Filmde görüldüğü gibi, “demokrasi” fetişistleri bankaların şevkli köleleridir sadece. Onun asıl adı, teknik terim olarak karşılığı, kapitalist-parlamenterizmdir. Burada, yirmi yıl öncelerden beri, bazı siyasi deneyimlerle başlatılmış olan, doğası farklı bir siyasi yapılanma önerilebilir. Devlet erkine uzak mesafeli böylesi bir politika şüphesiz çok uzun geleceklerde oluşabilecektir, ama sorun bu değil. Afrika’dan ve başka yerlerden yeni gelmiş emekçiler ve son on yılların siyasi savaşlarının mirasçısı entelektüeller gibi böyle bir politik düzlemi sağlayacak iki uçta varolanların pratik birleşimi, ,reel durumun başlangıç seviyesini oluşturacaktır. Bu birlik, yetenekleri ölçüsünde yapabildiklerinden yola çıkarak adım adım ilerleyerek büyüyecektir. Varolan partiler ile, onları var eden seçim sistemi ve kurumsal sistemin hiçbir organik bağlantısına hizmet etmeyecektir. Böylece hiçbir şeyleri olmayanların disiplinini icat edecek, onların politik kapasitelerine ve nasıl bir zafer kazanacaklarına dair yeni bir görüş üretecektir.

İkinci durum ise ideolojiktir. Artık “ideolojilerin sonunun geldiği” bir zamanda olduğumuzu iddia eden eski yargıları yıkmak gerekir. Bugün açıkça görüldüğü üzere, bu öngörülen sondaki elle tutulur tek gerçek, “bankaları kurtarın” sloganıdır. Hiçbir şey, fikirlerdeki tutkuyu yeniden bulmaktan ve mevcut dünyanın karşısına, olan biteni tümüyle farklı değerlendiren bir genel hipotezi koymaktan daha önemli değildir.

Kapitalizmin yakışıksız gösterisinin karşısına, biz, halkların gerçeğini, fikirlerdeki devinimin içindeki insan hayatının gerçeğini koyuyoruz. İnsanlığın özgürleşmesi fikri, gücünden hiçbir şey kaybetmedi. Ama şüphesiz ki, uzunca bir süredir bu güce hizmetle kendini tanımlayan “komünizm” kıymetten düştü, alçaltıldı ve kötü amaçlar için kullanıldı.

Ama bugün, onun yok olması sadece düzeni savunanların, felaket filminin hararetli oyuncularının işine gelmektedir. Fakat biz komünizmi, onun yeni ışığında dirilteceğiz. Bu aynı zamanda Marx’ın da komünizm için “en radikal biçimde geleneksel düşüncelerden kopmak” dediği ve komünizmin meydana getireceği birlikteliği, “her bir kişinin özgür gelişimi herkesin özgür gelişiminin önkoşulu olacaktır” diye belirttiği gibi, komünizmin en eski erdemidir de.
Kapitalist-parlamentarizmden tamamıyla kopuş, popüler gerçeklik düzeyinde yeni politikaların keşfi, fikrin egemenliği: Her şey ortada, ihtiyacımız olan tek şey kriz filmine arkamızı dönmek ve ayağa kalmaktır.

(bu yazı le monde'un 18 ekim 2008 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.)

çev. ÖRGEN UĞURLU

Teori ve Politika dergisi tarafından düzenlenen Kaypakkaya Sempozyumu'nun video kayıtları.

| 05 Ağustos 2009

BİRİNCİ GÜN (2 Mayıs Cumartesi)

Açılış konuşması
Vedat Türkali / Mihri Belli
http://video.yahoo.com/watch/5111651/13555443

1. Oturum
Oturum Başkanı: Sevim Belli

Salman Kaya / Muzaffer Oruçoğlu / Ali Taşyapan
http://video.yahoo.com/watch/5151000/13636781

Şükran Soner / Mustafa Çoban
http://video.yahoo.com/watch/5290962/13956995

Soru-Cevap Bölümü
http://video.yahoo.com/watch/5292568/13960007

2. Oturum
Oturum Başkanı: Selçuk Kozağaçlı

Murat Belge / Aydın Çubukçu / Nazan Üstündağ
http://video.yahoo.com/watch/5620260/14749180

Oral Çalışlar / Metin Kayaoğlu
http://video.yahoo.com/watch/5620757/14750615

Soru-Cevap Bölümü
http://video.yahoo.com/watch/5627834/14767593


İKİNCİ GÜN (3 Mayıs Pazar)

3. Oturum
Oturum Başkanı: Ali İhsan Topcu

Ertuğrul Kürkçü / Ömer Laçiner
http://video.yahoo.com/watch/5629669/14774346

Avni Özgürel / Garbis Altınoğlu
http://video.yahoo.com/watch/5635538/14784233

Soru-Cevap Bölümü
http://video.yahoo.com/watch/5636757/14788220

4. Oturum
Oturum Başkanı: Ali Osman Alayoğlu

Osman Ergin / Mehmet Güneş
http://video.yahoo.com/watch/5639831/14794756

Fırat Korkmaz / Musa Üzer
http://video.yahoo.com/watch/5641801/14799510

Soru-Cevap Bölümü
http://video.yahoo.com/watch/5642708/14800783

Kapanış konuşması: Selçuk Kozağaçlı
http://video.yahoo.com/watch/5643381/14802216

Ali İhsan Erdoğan (Halil Erdoğan)

| 30 Ocak 2009

bi ara alaca diye bir ilçede öğretmenlik yapıyordum ben.
orada, kiracısı olduum yaşlı bir amca vardı. işte bu amca Gayri dayanamam ben bu hasrete/Ya beni de götür ya sen de gitme dizelerinin sahibi Halil Erdoğan'dı.
Halil Amca'yla Yalçın adında şeker bir arkadaşla birlikte yaptığımız bir muhabbetten aşağıdaki metin ortaya çıktı sevgili seyredenlerim...


Ben Halil Erdoğan. Alaca'nın Haydarın Köyü'nde 1928'de doğmuşum.
Eskiden köylerde aşık çok kıt idi. Bizim zamanımızda her köyde aşık bulunmazdı. Benim babam aşıklara çok meraklı bir adamdı. Ama çalınacak saz bile yoktu o zamanlar. Ancak düzensiz, perdeli ipten sazlar vardı.
Dedem Mustafa, seferberlikte 30 yıl muhtarlık yapmış. Dedemin gelen gideni çoktu,. Gelen ozanlara da çok meraklıydı. En çok Sivas'tan gelirlerdi. Bütün köy başlarına birikirdi geldiklerinde aşıkların. Üç-beş gün kalırlardı, boş gönderilmezlerdi.
Eskiden Cem'ler daha çok olurdu. Orada çalarlardı. Eski aşık malları'ndan söylerlerdi. Kendilerinin olanlar da vardı, olmayanlar da.
O sıralarda ben 9-10 yaşlarında var yoktum. Müziğe çok merakım vardı. Ozanların dizlerinin dibinde otururdum. Sonradan babam, Koyuncu Saray Köyü'nden teyzemin oğlu Duran Efendi'den ,kendisi çok iyi çalardı, O'nda bir bağlama vardı, onu emanet olarak getirdi, ama düzeni yok yani. Babam bir türlü sazı belleyemedi. Ben de babamdan saz boşalınca sazı elime alırdım. "Ulan Hasan Ağa, bunu sen çalamadın ama oğlun çalacak," derlerdi. Gelen aşıklardan çalınan havaları ezberlerdim.
Babamla kardaşım Ankara'ya işci olarak çalışmaya gittiler. Üç ay kadar çalıştılar. Babam Ankara'dan bir saz almış. Bi vakit de bu sazla idare ettik. Kendi kendime geliştirdim. Hiç usta görmedim. Köyde benden başka çalan yoktu. Beni köylere düğünlere götürmeye başladılar.
Askere gittim geldim. Bu ovaya Hüseyinova derler. Bir kış günü Aşık Veysel Hüseyinova'ya gelmiş dediler. Eskiyapar Köyü'ndelermiş. Yanına gittim. A...(okuyamadım) diye biri vardı yanında, bir de Küçük Veysel var. Sabah muhabbetinde, Hüseyin Ağa'nın hanesinde sabah çayı içildi. Aşık Veysel'e, "al sazını eline" dediler. Aşık Veysel bir boy gittikten sonra, "burada memleketinizin adamı var, bi den sen al bakalım sazını eline," dedi. Aşığın bir havasını çaldım. "aldım sazımı Elime"yi söyledim. "Halil bunu sen benden yeni mi belledin yok sa evvelden biliyor muydun?" dedi. "İnsanın kafası aynı tarlanın tohum ekmesine benzer,"dedi. "Bir tarlaya tohumu ekersiniz, o tohum toprağın içinde çillenir, topraktan çıkar, oka seğirtir, kelle çevirir, yeter. İnsanın beyni de buna benzer," dedi. "Bir daha çıkamaz," dedi. "Ustam," dedim, "şu benim bağlamamı bi eline al, perdelerini kontrol et" dedim. Perdelere baktı. "Halil, beni deniyor musun?" dedi, "perdelerin yerinde, sen bunun üzerinde durursan çok ilerletirsin," dedi.
Yanlarına katıldım, 1957'de. Bunlarla birlikte Hüseyinova'nın köylerini birlikte gezdik., bir ay dolaştık. Yürüye yürüye. Köy odalarında kalıyorduk. O zamanlar her köyde büyük, köyün bütün erkeklerini içine alabilecek kadar büyük, köy odaları olurdu. Aşıklık kışın olurdu. Yazın çalışır köylü. Aşıklığa ancak kışın zaman kalır.
Aşıklık demek başka bir şey. Hanesinde oturup çalamaz aşık. Dolaşır. Yokluktan varlıktan değil.
Ozan demek Hak'ka aşık olandır.
Cem'de ocakzadenin (dede'nin) postu ayrıdır. Bizimkine 'zakir postu' derler. 12 hizmet vardır. Toplanan kişilere dede vaz eder. Zakir postu da O'na karşılık verir. Veremeyen aşık sayılmaz. Şöyle ki: Dede vaaz ettiğinde sen tam O'nun bıraktığı yerden vaaz edilen konuya dair okuyabileceksin. Cem'de sonra üç deyiş okunur. Duaz edilir. (12 imamın isimlerinin geçtiği şiir) dede dua eder, bacılar ayağa kalkar, dede destur verir bacılar oturur. Sakka suyu dağıtılır, öğütler nasihatler edilir.
Cem'in dışında köy odalarında yapılan toplantıların da bir usulü vardır. Önce üç türkü söylenir. Araya muhabbet girer. Sonra oradakilerden biri "tel doğrusunu söyler aşık, hele şu sazı al eline," der.
Herkeste vardır bu aşıklık. Ama Cenab-ı Allah bazılarına daha fazla ilham vermiştir.
1957'den sonra çiftçilik yapmaya devam ettim. Marangozluk da var bende. Kış günleri düğünlere giderdim. Yazın marangozluk yapardım.
Kızlar bana aşıktı. Ama aşıklıkta bir gelenek var: Aşık olan vardığı evin ekmeğine hiyanet etmez, hiyanet edenin de aşıklığı da güvenirliği de kalmaz.
Bazen yazları Ankara'ya inşaatlarda çalışmaya giderdim. Bu gidişlerimin birinde, çalıştığım inşaatın bir bekçisi vardı, bir Pazar günü köyden bir arkadaşla, İtfaiye Meydanı'nda dolaşıyoruz. Orada gezerken biri elinde bir sazla geldi yanımıza. Elinden sazı aldım. Gerçek bir saz! "Gel bu sazı bana sat," dedim. "Satmam," dedi. "Bu sazı kaça aldın hemşerim?" dedim, "25 liraya" dedi. "Verirsem de 30'dan aşağıya vermem," dedi. 27 buçuk liraya indirtebildim. 25 liram çıktı, arkadaş da "geri kalanını ben veririm," dedi. Sazı aldık inşaata geldik. Akşam arkadaşlar birikti. Çaldım muhabbet oldu. Bekçi arkadaş, "ula Halil sen radyoevine git sana mutlaka çaldırırlar," dedi. Cesaret verdi. Bir ceket bir pantolon buldular. Radyoevine vardım. Selamın Aleyküm. Aleyküm Selam. Orada danışmadaki arkadaşa "yav," dedim, "ben burada Mustafa Sarısözen'i görmeye geldim." "O burda yok 15 dakika sonra gelir," dediler. Geldi. Tevazu ettim. "Hoş geldin," dedi. Eline eğildim, vermedi. "Amacın ne?" dedi, "mümkünse radyonuzda okumaya geldim," dedim. B kahve ısmarladı bana. "hay hay," dedi bana "radyoya sesiniz uygunsa her vatandaşın hakkıdır," dedi, " çıkar şu sazını bakalım," dedi. Her türküden bir kıta söyletti. "Perşembe günü gel şu iki türküyü söylersin,"dedi. "Kadir mevlam ne güzel yaratmış"ı okudum bir de "hasta düştüm bir mecalim kalmadı"yı. O sırada birader radyoevinin karşısındaki bakkala gitmiş, "radyoyu aç kardaşım türkü söyleyecek," demiş de inanmamış bakkal. İnşaattakiler alkışlamışlar.
62'de gittim bir de. "Yurttan Sesler"de okudum.
Bir dilekçe verdim radyoya. Beni istediler. Annem ölmek üzereydi. İmtihana çağırdılar gitmedim. İstemedim.
63'te Almanya'ya yazıldım. 6 sene kaldım orada.
Çalıştığım yerde bir Alman kadın vardı. Bana o Alman çok yakınlık gösterirdi. Sanırsın ki aramızda bir şey var, ama hiçbir şey yok. Bu yüzden niyeti nedir anlamak için birini gönderdim. Alman, arkadaşa "ben bu adamı kardeşim gibi seviyorum," demiş. Zaman geldi ben Almanya'dan ilişiğimi keserken helalleşmeye vardım. Kadıncağız bir haykırdı, gözlerinden baran gibi yaş akıyor. O beni o kadar etkiledi ki, o zaman uçak kıt, trenle geliyorum, sanki ağlaması hala gözlerimin önünde. Trende iki gündüz bir gecede yaptım türküyü:
Gayri dayanamam ben bu hasrete
Ya beni de götür ya sen de gitme
Ataşın aşkıyla yakma canımı
Ya beni de götür ya sen de gitme

(...)

Karaları giyip düşme peşime
Köz düşürdüm yüreğimin başına
Halil bak şu gözlerimin yaşına
Ya beni de götür ya sen de gitme

İşte döndük yeniden buraya. Aşıklığa da, çiftçiliğe de, marangozluğa da devam ettim. Birlik Partisi kurulmuştu bir ara. Aşıkları topladılar. Neşet Ertaş, Mahzuni Şerif, Kul Ahmet, Mahmut Erdal, Sultan Can, Eşref, Bilal Bozdağ, ben falan, Ankara'dan yola çıktık. Bursa, Adana, İstanbul, İzmir'i dolaştık.
Şimdi yaşlandım. Ama hala söylerim. Beni düğünlere çağırırlar. Hürmet gösterirler sağolsunlar. Geçenlerde belediye başkanı çağırdı, parkta söyledim, çok kalabalıktı, başkan plaket verdi bana.
Son sözümüzde şöyle olsun Hoca, bak dinle:
Yaptımsa bir eser kaldı
İşte günler tamam oldu
Ecel düdüğünü çaldı
Halil gider Sal içinde

| 11 Ocak 2009

Bizler bu insanlık suçuna ortak olmak istemeyen herkesi katliam duruncaya kadar hergün saat 18:00’de 3 dakika süreyle Filistin için ses vermeye çağırıyoruz!

Her gün saat tam 18:00’de bağır, korna çal, siren çal, çan çal! Filistin İçin Ses Ver!

| 09 Ocak 2009

Son dönemlerin meşhur sorusu: Masumiyet Müzesi’ni kaç günde bitirdin?

| 17 Aralık 2008

Benim sorum, yazmak/ahkâm kesmek için niye bu kadar acele ettin/iz?

(I)
Geleneksel romandan modern romana ve beraberinde geleneksel okuyucudan yeni okuyucu tipine/çağdaş/modern geçiş süreci, sancıları, bu sürecin gereksinim duyduğu eleştirmenin, eleştiri anlayışının ortaya çıkması, kurulması ve yerleşmesi edebiyatımızda tamamlanmamış olmalı. Sadece anlatan, hatta zaman zaman anlatılmış olanları yeniden anlatan metinler; anlatılanların peşinden giden, bunlarda kendini, kendi dünyasını, beklentilerini, yaşadıklarını arayan okuyucular; bu okuyucu tipinin beklediği, istediğini yazan eleştiriciler karşıtlarının yanında seslerini daha çok duyurmakta, kendilerine daha çok yer bulmakta. Roman uyarlaması oyunlar, diziler, bunların bitmeyen seyircileri/alıcılarının olması da edebiyattaki halin başka bir şekli olsa gerek; bir anlamda sağlaması.

(II)
Roman türünün, öncelikle sadece tür olarak edebiyatımızda görülmeye başlanmasından bugüne yaklaşık iki yüz yıla yakın zaman geçtiğini bir kenara yazalım ilkin. Romanımızın ilk adımlarının nasıl, nereye, ne yönde atıldığı çeviri romanlar, bunlardan yapılan uyarlamalar; dönem dönem mesaj, öğretme, yol gösterme kaygısıyla işlenen konular, kişiler, anlatılan olaylar; olay odaklı anlatım, roman tanımındaki belirsizlikler, roman, roman estetiği üzerine düşünmekten çok ne anlatılacağı, neyin hedeflendiğine odaklanılması ve romana edebiyatın değil toplumsal çabanın içinde yer biçilmesi şeklinde özetlenebilir.


Ezberlerle şekillendirilen hafızamıza Ahmet Mithat’ın “teknik kusur”u olarak yazılmış, kodlanmış yönteme, nasıl anlatacağına, anlatıma dair çabalarıyla ve peşinden Halit Ziya, Mehmet Rauf’un; daha sonra Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın giderek birbirinden farklılaşan, başkalaşan yeni adımlarıyla edebiyat havzasında roman, kendi akacağı yolu bulmaya, kendi yatağını kurmaya, genişletmeye, derinleştirmeye çalışır. Bir yandan da elbette roman okuyucusu/okur şekillenir. Roman, bireyin, bireyin dünyasının, bilinçaltı, bilinçüstünün, rüyalarının, köşe bucaklarının, girinti çıkıntılarının keşfiyle başka bir ivme kazanır. Ancak bu akış, ivme, değişiklikler hepsi çok sakin, kendi halinde, gürültü patırtı etmeden, depremler yaratmadan, şoklar yaşatmadan geçekleşmiş gibidir edebiyat havzasında.


1950’lere gelindiğinde ve sonrasında anlatı dili, anlatım yöntemleri değişmeye, bunlarla oynanmaya başlanır; roman sadece yazılmaz, “kurulur”. Tabii ki bir dönem, kalemlere, sözlere çatışmalar, anlaşmalar, anlaşamamalar, anlamamalar, mesafeli, soğuk duruşlar ve benzeri tavırlar siner. Toplum genlerimizden geçenlerle şekillenen doğamız, akılla değil duyguyla bakan yapımızın her alanda oynadığı oyunlardan birini oynar sanki. En çok da eleştirmenlerimize. Kimileri yalnız kalır bu havzada, yalnız bırakılır ki o yalnızlıklarda üretilenler deprem yaratacak güce sahip, bu nitelikte ürünlerken. Sadece anlatılacaklarla değil, nasıl anlatılır sorusuyla yoğrulan bu metinlerin kaderi çok farklı olmasa da bunların devam ettirilmesi, ileriye götürülmesiyle edebiyat havzasındaki roman yatağı daha da genişler. Başka başka yollardan gelenlerle kalabalıklaşır iyice, ama havza cemaati kimilerine yer açarken kimilerini dışarıda bırakır. Vakit öyle bir vakittir ki, artık cemaatin yer açıp açmamasının dışında başka etkenler de belirler kabulleri ya da redleri.


Romanlar kurulur/yazılırken dilin sınırları, metin kurgusu, kurmaca yapı zorlanırken roman dili sağlamlaşır, oturur ve kendisinden söz ettirir hale gelirken bu havzada kabarmalar, taşmalar yaşanmaması neye bağlanmalı peki? Bütün bu olup bitenlerle ilgili söylenenlerin yazılanların olmamasına ya da söylenen ve yazılanların metinden metni yazana/kurana dair olmasına mı? Kitaplar üzerine yazılanlarda benzer cümlelerin, düşüncelerin tekrarlanmasına mı? Bu metinlerin alışkanlıklarla çözülemeyecek olmasına mı? Yüzeysel söylemlerin, içerikten yoksun açıklamaların sayfalarda, sayfalar dolusu yer almasına mı? Eleştirmene, okuyucuya, yazara mı?..
Herkes ezberindeki yanıtın yanlışlığını kabul ederek düşünmeli galiba. Akademilerde zihinlere enjekte edilen zehirlerden, sonsuz özgüvenlerden, ben bilirimci tavırlardan arınarak; genel kabullere sığınmayarak...

(III)
Okunana dair yazılma sürecinde şöyle bir sıralama var gibi. Bence.


İlk adım: Bir kitap basılır.
1. Kitap, kimi çevrelerde okunur, kiminde okunmaz. “Okuyan” çevrelerden bazıları, “eli kalem tutanlar/yazanlar” kitap üstüne düşündüklerini söyler, anlatır; kitabı “değerlendirir”ler. Bu grupta yazılanlar, zihinlerde kirliliğe neden olabilir. Şayet, ezberlenenleri tekrarlayacak, öznel deneyimlerle, yaşanmışlıklarla (bunun içerisine edebi, psikolojik, sosyal, tarihsel, siyasal pek çok alana dair yaşanmışlık dahil edilebilir) şekillenecek biçimde yazılmışlarsa hem metnin kendisi hem de okuyucu için eksik, önyargılı olabilirler. Bu tip yazılar, hem kitap eklerinde hem gazetelerin köşelerinde hem de gazetelerin hafta sonu eklerinde kendilerine yer bulabilirler.


2. Kitap, yine kimi çevrelerde okunur, kiminde okunmaz. “Okuyan” çevrelerden “eleştirici”ler kitap üstüne düşündüklerini söyler, anlatır; kitabı “eleştirir”ler. Bu grupta yazılanlar, “övgü” ile “yergi”, “kabul” ile “red”; “yargılama” ile “yargısız infaz” arasında gidip gelen; ne tanıtım ne eleştiri ne de çözümleme yazısı olabilen kişisel tatmin yazılarıdır. Kendilerine nitelikli tartışmanın yürütülmediği, polemiğe açık her zeminde yer bulabilirler.


Bu iki gruba dair kısa değerlendirme:
Bu yazılar, metinde anlatılanları yeniden anlattığı, gerçekten metnin kendisine odaklanmadığından, amacı zaman zaman “bağcıyı dövmek” olduğundan; ayrıca önyargılarla, alışkanlıklarla yazıldığından varlıkları, edebiyat, yazar, metnin kendisi, okuyucu/okur, eleştirmen için bulandırıcı, karartıcı olabilir. Aynı zamanda bunları yazanların kendine güveni, yazılarının üslubundaki ben bilirim tonu ve bunun altını çizmeleri, kimi okuyucuyu da yazarı da, hatta eleştirmeni de fena halde rahatsız eder; başta da söz konusu metni. Metin zıp zıp zıplamaya başlar; ama yazan kişi noktadan sonra kişisel tatminini yaşamaya başladığından onu görmez, kapağı kapatmış, metinle işi bitmiştir; o, aklında kalanların, önceden aklına yazdıklarının peşine düşmüştür çoktan.


3. Bazı çevrelerden bazı insanlara kitap basılmadan önce gönderilir. Okunması, üzerine yazılması, “görüş bildirilmesi” beklenir. Bu kişiler kitabı okur, notlar alır, kitabı “tanıtır”lar. Bu grupta yazılanlar, kitaba da okuyucuyu da zarar vermeyecek şekilde kotarılabilir. Kısadır, özdür, dili kullanmayı bilen birilerince yazılmışsa, amacını aşmamışsa bazı tip okuyucular açısından faydalı olabilir. Kendilerine daha çok kitap eklerinde, dergilerin kısa tanıtım bölümlerinde yer bulabilirler.


4. Kitap, kimi “okur-yazar” kişilerce okunur. “Okuyan”, kitapla duygusal, düşünsel bağ kurar ya da kuramaz. Kurduğu ya da kuramadığı bağı kendindeki kitabı anlatır. Bu grupta yazılanlar, kendisiyle kitap arasında gidip gelirken övgü ya da yergi tuzağına düşmeyen yazılardır; kimi okur/okuyucu çevrelerinde merak uyandırıp, beğeniyle okunabilirler. Gazetelerde, eklerde kendilerine yer bulabilirler.


5. Kitap, yine kimi “okur-yazar” çevrelerinde okunur. “Okur”lardan bazıları düşünen, metne metin olarak bakan, önyargılarla okumayan, edebiyatın içerisinden yaklaşan, diğer alanlara dair donanımı olan, dili bilen, “yazan/yazar” kişilerdir. Metni didikler, çözümler, saptamalar yapar, karşılaştırırlar. Metinle kurduğu ilişki elindekileri, zihnindekileri anlatma gereksinimi, duygusu, düşüncesi yaratır onda. Bütün bunları bir yazı kapsamında dili ve yazıyı incelikle kurarak anlatır; kitabı sahiden “okur”lar. Bunun sonunda yazılan bu yazılar, metnin kurmaca olduğunun farkında bir bakışla, kurmaca yapıyı bozup yeniden kuran bir yaklaşımla, eleştirel bir bakış geliştirilerek ya da geliştirilmiş eleştirel bakıştan hareket edilip incelenen metnin doğası gereği başka bakışları yakalayarak; yazarın diğer metinlerini ve başka metinleri anımsayarak ilerlenmiş; metni çözümleyen, anlamlandıran yazılardır. Bunlarda, metnin içerisinde gezilmiş, öznellik tuzağına düşülmemiştir. Çoğulcu, çoğaltıcı, genişletici bir okumanın çıktısı olan bu yazılar, yazarı, metni, okuyucuyu/okuru geliştirir, zenginleştirir. Kendilerine edebiyat dergilerinde yer bulurlar. Kitap eklerinde nadiren görülürler. Bilgisayarda klasör klasör kaydedilmiş şekilde ya da editörlerin elektronik posta kutularında bekleyenleri çoktur. Meraklı okurlar, kendilerini merakla ve heyecanla beklerler. Yazanının da okuyanının da sayısı çok değildir elbette; ama varlığı, edebiyatı, dili geliştirir.


6. “Eleştirmen”ler bu kitabı okur, baktıkları yerlerden, ellerinde tuttukları büyüteçlerden, akademik yaklaşımlardan, kuramsal temellerden hareketle kitabı kat kat ayırır, didik didik eder, çözümler, yorumlar, saptar, değerlendirir; sahiden “okur” ve “eleştirir”ler. Bunlar, “okuma-çözümleme-yorumlama-kurma” sürecinin çıktısı olan yazılardır ve yazarları da yazı saatlerini “eleştiri”ye kurmuş eleştirmen yazarlardır. Okumaları, çalışmaları, emekleri bu yöndedir. Bir önceki grup gibi kendilerine yer bulmakta güçlük çekerler. Edebiyat dergilerinin sayfaları tek yerleri gibidir; kitap ekleri kendilerine neredeyse kesinlikle kapalıdır. Toplamları çok faydalı, defalarca okunan, başvuru kaynakları niteliğinde edebiyata bir yerinden bulaşmış herkes için vazgeçilmez kitaplardır. Varlıkları her açıdan kazançtır. Sayıları elbette çok azdır, okuyanı da.

(IV)
“Masumiyet Müzesi”.
Üçüncü bölümde altı ayrı okuma-yazma biçimi üzerinde durdum. “Masumiyet Müzesi”, bunların ilk üçü tarafından epeyce okundu ve yazıldı. Zihnimize çengel atan, yorumlama/anlamlandırma yollarımızı biraz biraz açan birkaç yazı dışında, beşincilerin ve altıncıların okuma süreçlerinin yazısını henüz tam olarak okuyamadık. Bu yazılar, zaman alır elbette. Bitenler bir yerlerde bekliyordur, takılıp kalmıştır belki; diğerleri öyle çok doldurdu ki sayfaları bu yazılara yer kalmamış da olabilir.


İlk üç gruba dahil edilebilecek yazılarda Masumiyet Müzesi:
Beğenildi, ayrıntıları gereksiz bulundu; nesnelerin çok olduğu ve pek gerçekçi olmadığı söylendi, tarihsel, siyasal zayıflığının altı çizildi, politik göndermeleri olmadığının bir de; dil yanlışları yine çoktu, ama şükür ki azalmıştı; sekiz senelik süre fazlaca abartılmış, uzatılmıştı; ticari bir amaç vardı müze fikrinde, Nobel’den sonra ne yazsam okunur yaklaşımı olduğu söylendi; kimilerinin beklentilerini karşılamazken, kimileri aşkla, yer yutar gibi okudu; aşk romanıydı, neresi aşk romanıydı, sahici değildi; dönemi hiç yansıtmıyordu; Kemal hem sevildi hem suçlandı, ondan nefret edildi; Füsun, nasıl biriydi, anlaşılmadı; müzecilik eleştirisinde haksızdı, ilk değildi, böyle bir müze Bozcaada’da vardı mesela; kapağı da kötüydü; yok canım harikaydı, beğendim, bayıldım, bir solukta okudum; Kemal’de kendimi buldum, ben Kemal’im; ah Füsun gibi olsaydım, yok canım o hasta biraz; o ne biçim anne; rendenin de ne işi var romanda; millet kırılırken açlıktan, baskıdan, işkenceden bunları anlatma da Hilton’daki nişan için yabancı içki bulunamamasından şikâyet et; yazarı da yabancı bu topluma zaten...


Bunlar bitmeyecek gibiydi; ama durdu galiba kalem sahipleri. Yediler, tükettiler bir çırpıda. Bu yazılanların pek çoğu yorucuydu. Tahammül sınırlarını aşmaktaydı. Yukarıda dört numaralı madde kapsamına giren yazılar soluk aldırdı biraz biraz. Okumanın bu kadar zor, okuma oranının bu kadar az olduğu bir toplumda, zamanda, ortamda bir romana dair yazılanın bu denli çok olması şaşırtıcı. İsteyen yazsın tabii, fakat kim olduğunu, ne olduğunu, ne yazdığını, nasıl yazdığını da bilsin ama değil mi? Ya da iyimser olmayalım, her isteyen de yazmasın.
Kimileri romanı kitaplığının en güzel köşesine “övdüklerim/beğendiklerim” rafına kaldırdı, gidip arada ona dokunuyor, seviyor onu; kimileri bir daha görmemek üzere “yerdiklerim/beğenmediklerim” rafına attı, ara sıra gözü takılınca kötü kötü bakıyor ona. Kimilerinin masasının üzerinde, başka okumalara gönderdi okurunu, düşündürüyor, notlar aldırıyor, yazdırıyor; kimileri büyüteçlerini tuttu satırlara, cümlelere, sayfalara ve başladı işçiliğe. İşte esas bu okumalardan sonra kat kat açılacak, görülecek, bilinecek, anlaşılacak, değerlendirilecektir Masumiyet Müzesi.


Aşağıda sayacaklarım yapıldı mı, yapıldı da gözümüzden mi kaçtı?
• Yazarın, geleneksel öğelerle yazılan romandan modern öğelerle kurulan romana, oradan modern-postmodern öğelerle kurulan romana geçiş şeklinde ilerleyen yazma çizgisinde yeniden modern öğeleri ağırlıklı olarak kullanarak bir roman kurmuş olması; modern anlatı öğeleri, kullanımları, anlamla ilişkileri bakımından çözümlenmesi,
• Romanın edebiyat tarihi, gelenek içerisindeki yerinin, kurduğu bağların saptanması, incelenmesi, sayılıp dökülmesi, yorumlanması,
• Kişilerinin ve yaşanan aşkın tasavvufi bakışla okunması, yorumlanması,
• Kullanılan nesnelerin/eşyaların roman içerisindeki işlevleri, aralarındaki bağlar; romanın anlamsal göndermeleriyle bunlar arasındaki ilişkinin saptanması, açıklanması,
• Kurmaca yapının/binanın yıkılıp yeniden kurulması ve bunun “müze kurma”yla yapısal ve anlamsal açıdan ilişkilendirilmesi; burada yaratılan bir kişinin, roman kişisinin roman ve onu yaratanın hem kurmaca hem gerçeklik düzleminde müze kurma sürecinin, fikrinin, çabasının kesişmesi, bunun irdelenmesi, tartışılması,
• Sosyolojik ve tarihsel bakıştan; mesela mekân adlarının kullanımı, mesela akrabalık ilişkileri; bayramlaşma, yılbaşı, ölüm, nişan, düğün törenleri; dönemin kendi iç dinamiklerini gösteren öğelerden, ürünlerden, reklamlardan, magazin dünyasından hareketle dönem, toplum açısından değerlendirilmesi,
• Politik göndermeleri/göndermemeleri/başka açıdan göndermeleri, göstermeleri açısından okunması; bir yanda zulüm, işkence, baskının karanlığı yaşanırken; bunun uzağında kalanlar, kalanların yaşamında yaşananların algılanması, yansımasının değerlendirilmesi,
• Kadın, bekâret, erkek; farklı çevrelerde, sınıflarda, erkeğin bakışında kadın algısı açısından okunması,
• Yeşilçam sinema kültürünün içerisinden filmler üzerinden okunması,
• Psikolojik yaklaşımların içerisinden yapılacak bir okumayla baba-oğul, anne-oğul, abi-kardeş, kadın-erkek ilişkileri; “aşk-acı-bekleme-ölüm” kavramları açısından anlamlandırılması, yorumlanması,
• Gelenek-modern, Batı-Doğu; Nişantaşı-Çukurcuma-Fatih, gecekondular-apartmanlar-yalılar kavramlar, mekânlar açısından okunması, çözümlenmesi,
• Kesinlikle dilbilimci bir edebiyatçı, edebiyatçı bir dilbilimci titizliliğiyle dilinin inceden inceye incelenmesi, örneklerle, gerekçeleriyle, temellendirilerek anlatılması, açıklanması,
• Aristo, Bergson, Tanpınar; “zaman” kavramı açısından başlı başına romanın değerlendirilmesi,
• Bunca ayrıntının (nişan sahnesi, sigara içiş halleri...) nasıl olup da gözlemlendiğinin, hadi gözlemlendi diyelim, hafızada nasıl biriktirildiğinin, birbiriyle ilişkilendirilerek bu müze romanın/roman müzenin nasıl kurulduğunun didik didik çözümlenmesi, açıklanması.

İşte akla gelen, romanın düşündürdüğü, gösterdiği, sakladığı ve romanı kuran bütün bu; başkaları tarafından görülen, bulunan, saptanan, defterlere not düşülen katlar açılmadan Masumiyet Müzesi üstüne ne söylense eksiktir, boşluktadır, birbirine benzer; övgü ile yergi, kabul ile red arasına sıkışıp kalır. Kalmıştır da belki şimdiden. Yazılanların, söylenenlerin ne yazarına faydası vardır ne de okuruna.

Madem roman kitapçılarda yerini alır almaz, hatta almadan, üstüne pek çok söz edildi, her türlü yerde yazıldı çizildi; o halde bu roman gerçek bir okumayı hak ediyor demektir. Aksi takdirde, roman, cevapları, soran kişiler tarafından roman okunmadan çok önce hafızalara kazınmış “Orhan Pamuk bakalım bu sefer ne yazdı?”, “Sinirleri bozacak ne söyledi?”, “Sivri dilini kimlere uzattı?”, “Nobel’den sonra bakalım becerebildi mi, başardı mı?”, “Dili kullanmayı öğrendi mi, kaç hata var?” gibi soruların uzantısı yazıların arasına sıkışacak. Çok satılan, okunan; reklamı yapılmış, üzerine epeyce söz söylenmiş, bir kitap olarak kalacak; Orhan Pamuk’un adı, Nobel Ödülü, politik söylemleri ve duruşu, yazarlığına, kendisine dair tekrarlananlar romanın kendisinin, anlamlarının, göndermelerinin ötesine şimdiden geçmiş olacak.

Melike Koçak | kitap-lık 122

| 15 Aralık 2008